Gülistan's profileBİR DEMET HİKAYEPhotosBlogLists Tools Help

BİR DEMET HİKAYE

SEVGİ ve DOSTLUK PAYLAŞIMI

Windows Media Player

Video

No content has been added yet.

Video

No content has been added yet.
July 09

Yoksa Biz Halâ Birilerine iyi Görünmeye mi çalışıyoruz?



بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

"Mü'minin korku ile ümit arasında bulunması gerekir. Buna göre bir yandan ümit kesmeksizin ALLAH'ın rahmetini beklerken diğer yandan ibadet hali içinde çirkin hareketlerden vazgeçerek ALLAH'a tevbe eder. Nitekim ALLAH (cc) "Sakın ALLAH'ın rahmetinden ümit kesmeyin"
(Duhan Suresi/ 5)


 Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Resulullah (sav) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: "Kendini nasıl buluyorsun?" "Ey ALLAH'ın Resulü, ALLAH'tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum" diye cevap verdi. Resulullah (sav) da şu açıklamayı yaptı: "Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleşti mi ALLAH o kulun ümid ettiği şeyi mutlak verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar." (Tirmizi, Cenaiz 11, (983); İbnu Mace, Zühd 31, (4261))


Yoksa biz halâ birilerine iyi görünmeye mi çalışıyoruz?
Yoksa biz halâ birilerinin gözünde değer mi kazanmaya çalışıyoruz?
Ya da ALLAH (celle celalüh) adına yaptığınız şeyleri kulların görmediğinden mi şikayetçiyiz? Ne kadar iyilik yaparsak yapalım sonunda üzülen kırılan biz mi oluyoruz? Hep ben mi alttan alacam diye düşünüyoruz?

Hiç merak etmeyin hem de hiç mi hiç merak etmeyin!!
Bir Hadisi Kutside Yüce Rabbimiz
‘Ben kalbi kırıklarla beraberim’
(Keşfu’l-Hafa, 1, 234.) buyuruyor.

Mevlâ bizimle olmayınca dünya bizimle olsa neye yarar.Ya da dünyanın bize ne faydası olur.. Mevlâ bizimle olunca neye ihtiyacımız var ki..
Hani bir söz var ya
”iyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir”
diye aşağıdaki ayeti kerimede bunu kanıtlıyor:

Lokman suresi 16. ayette; Lokman hekim oğluna verdiği nasihatinde;
16. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de ALLAH onu (senin karşına) getirir. Doğrusu ALLAH, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

Rabbimiz hardal tanesi dahide olsa bir iyiliği yok saymayacağını buyuruyor. Aranızda hardalın nasıl bişey olduğunu bilen var mı? bilenler vardır elbet, bilmeyenler kısa bir araştırma yapsınlar lütfen..

Bir Hadisi Şerifte ”ALLAHu Teâlâ bir kulunu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve ona: “Ben filanca kulumu seviyorum onu sen de sev” diye buyurur. Cibril’de bunun üzerine hemen onu sever. Sonra sema ehline nida edip: ”ALLAH (celle celalüh) (c.c.) filanca kulunu seviyor, onu siz de sevin”der. Sema ehline hemen onu severler. Sonra onu severler. Sonra onun için yeryüzü ehlinin (kalbine) bir saygınlık yerleştirilir.

ALLAHu Teâlâ bir kulunu sevmediği zaman ise; (yine) Cibril’i çağırır ve ona:
“Ben filanca kulumu sevmiyorum, onu sende sevme”
diye buyurur. Bunun üzerine Cibril de onu sevmez ve Sema ehline nida edip:
“ALLAH (cellecelalüh) filanca kulunu sevmiyor. Onu sizde sevmeyin”
der. Onlarda onu sevmezler. Sonra onun için yeryüzü ehlinin (kalbine) bir nefretlik yerleştirilir. (Müslim’de (2637)
O halde Rabbimizin rızasını kazandıktan sonra geriye ne kalıyor ki…!

selam ve dua ile....

 

July 08

Aşıklar Padişahı(“Ben bir odun idim aşk beni yonttu, adam etti.”)

 
     69od2gz0.jpg
“Ah mine’l-aşk ve halâtih
Ahrâke kalbî bi harâratih”

(Ah aşk sen ve senin hallerin ve senin ateşinden kalbimin çektikleri…)


Mevlâna Hazretleri’nin sohbetlerini ihtiva eden “Fîhi Mâ Fîh” adlı eserin dördüncü bölümünde Mevlâna Hazretleri şöyle der:

“Seyyid Burhâneddin sohbet etmekteydi. Birisi dedi ki:
– Senin methini filan kimseden işittim.

Buyurdular ki:
– O filan kimse dediğin adam nasıl adam; onun beni tanıyıp methedecek durumu var mı? Eğer o beni sözlerim ile tanımış ise, beni aslında tanımamıştır. Zira bu sözler, bu kelimeler, bu dudak ve ağız kalmaz; bütün bunlar yok olan şeyler. Eğer beni yapıp ettiklerimle tanımış ise yine tanımamış demektir. Yok eğer benim zatımı tanımış ise, o vakit bilirim ki o beni tanımıştır. O zaman methimi edebilir, o zaman yaptığı övgü, benim övgüm olur.”

Hal böyleyken onu methetmek, onun hakkında bir çift kelam etmek takdir edersiniz ki zorların zoru. Zatını tanımış olmak şöyle dursun; ne yaptıklarına şahit olmuşluğumuz var, ne de sözlerinin esrarına ermişliğimiz… Ne var ki, şimdi biz bu kalemi ve kağıdı onun hakkında bir çift güzel söz edebilmek için önümüze çekmiş, kalbimizle kalem tutan elimiz arasında bir rabıta kurabilmek için çabalar durumdayız.

Aşka Doğan Veli

Molla Cami Hazretleri’nin “Peygamber değildir ama kitabı vardır.” dediği, türbesini “Âşıklar Kalesi” olarak gördüğü aşk burcunun zirvesi Hz. Mevlâna…

Mevlâna’ya aşk yüceliği ezelde takdir edilmiş, ana sütüyle tenine sinmiş bir yazgı. Daha çocuk yaşta arkadaşlarıyla oynarken damdan dama atlamayı teklif eden arkadaşına:
– Senin bu söylediğini mahalle köpekleri de yapar. Gücünüz yetiyorsa göklere uçalım, diyen o.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî Hazretleri istikbalin aşk burcunu, babası Bahâeddin Veled’in arkasında yürüyorken görür:
– Ne acayip bir şey görüyorum! Bir güneş bir ayın arkasından gidiyor, diyerek daha o yaştaki Mevlâna’nın kıymetini tayin eder.

Yeri gelmişken, bir not olarak kaydetmek gerekiyor: Üç dev şahsiyet, İbn Arabî, Mevlâna, Yunus Emre aynı dönemi paylaşıyorlar. Dünya var oldukça etkisi sürecek üç büyük insan aynı çağda yaşıyor… Düşününce her müslüman, az veya çok onlardan nasiplendiği aşk sırrıyla kendi ruh hamurunu yoğuruyor. Bir Mevlâna aşığı olan Muhammed İkbal’in; “Ben bir odun idim aşk beni yonttu, adam etti.” ifadesiyle anlatmak istediği de bu değil mi?

Üstün İdrak Sözcüsü

O bir şair midir?

Hayır… “Fîhi Mâ Fîh”te “Yanıma gelen şu dostlarım canları sıkılır korkusuyla şiir söylerim, onunla oyalanmalarını dilerim. Yoksa ben bir dağdayım, şiir başka bir dağda. Vallahi şiirden usanmışım ben.” buyurmaktadır. Ve: “Ben şiir söylemiyorum, benim konuşmam böyledir.” diyerek şairlikten ne kadar uzak olduğunu ifade eder.

Bizim için şairlik herkesin ulaşamayacağı ulvi bir makam. Mevzu Hazreti Mevlâna olduğunda ise bir eksiklik sebebi. Allah ile gıdalanan kişi kelimenin hazzını ne yapsın!

O bir hikâye anlatıcısı mıdır?

Hayır… “Mesnevi”de; “Maksat kıssadan hisse almaktır yoksa sana hikâye anlatmak değildir.” diyerek okuyanları ikaz eder.
“Bize yetmez ki denizler, bize ırmak n’etsin..” diyen büyük veli misallerden doğan hayallerin değil, gökler saltanatının vârisidir.

O bir filozof mudur?

Hayır… Akılla bulunan akılla yok oldu. Her filozof bir öncekinin söylediğini çürütmek için binlerce delil getirdi. Kendinden öncekileri inkâr ederek yeni bir şey söyleme gayretine girişti. Kendi için kendinden söyledi.

O âşıklar padişahı ise Allah için Allah’tan söyledi. O yüzden yüzyıllar geçtiği halde eskimeden, pörsümeden her daim yenileniyor. Yenilik onunla inşa ediliyor. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen, her dem taze kalan Hz. Aşk, yani Hz. Mevlâna oldu…

O saydıklarımızın hepsinden üstün bir idrakin sözcüsüydü. Onu tarifte yetersiz kaldığımız yerde, kendimizce kıymet tayin ettiğimiz kavramları ve sıfatları yardımımıza çağırdık. Bazen şair, bazen hikâyeci, bazen filozof dedik. O bunların hiçbiri değildi ama şairlerin, hikâyecilerin ve filozofların hepsi ona bir şeyler borçlu.

O, diğer veliler gibi Hak teknesinden çıkmış bir Allah eri. Lakin Allah’ın diğer makbullerinden bariz farkı şu: O gösterdiği kerametlerle veya olağanüstülüklerle hatırlanmadı. Onu insanların ruhlarına bağlayan şey, aklın anlayıp kalbin kabul etmekte zorlandığı hudutsuz bir sevgi, merhamet ve günahları hasenata çeviren aşk anlayışıydı.

Aşk Denizinin Seyir Defteri: Mesnevi

Onun Mesnevisi; “Vuslatın ve kat’î sırların keşfedilip ve izah edilmesinde dinin asıllarının asıllarının asıllarından bahseder.” diye tarif edilir. Mevlâna Cami-i Nakşibendî ise Mesnevi için “Hz. Mevlâna’nın Mesnevi-i Manevisi, Fars lisanında Kur’an mealidir.” der.

Mevlâna Hazretleri; “Hak Tealâ Hazretleri, vaizlerin lisanına dinleyenlerin himmetleri miktarınca himmet telkin eyler. Pabuç dikiciyim, deri çoktur, ancak ayağın ölçüsü kadar dikerim.” der ve zamanın Cüneyt’i ve Beyazıt’ı olduğunu söylediği Hüsameddin Çelebi’ye serzenişte bulunur: “Bu anlattıklarım senin anlayışına göredir. Doğru ve yüksek bir muhatap bulamadığım için ölüyorum.”

“Mesnevi” onun aşk denizindeki seyir defteridir. “Divan-ı Kebir” ise o denizdeki fırtınaların ve bu fırtınalara göğüs geren geminin hali…

Velinin “Düğün Gecesi”

“Aşkın yedi şehrini geçtikten sonra hâlâ ilk caddenin ilk sokağındayız.” diyen Mevlâna Hazretleri, aşkı ölüme taşıyarak ölümü düğün gecesi haline getirir. Siz söyleyin, ölümü “şeb-i arus: düğün gecesi” olarak gören birine tesir edecek hangi güç vardır?

Mevlâna Hazretleri’ni yatağa düşüren son hastalandığında onu ziyarete gelen zamanın bir diğer büyüğü Sadrettin Konevi k.s. “Allah sana acil şifa versin.” diye dua ettiği vakit, Hz. Mevlâna: “Bundan sonra Allah şifa versin duası sizin olsun, aşık ile maşuk arasında bir kıl gömlekten başka bir şey kalmamış. Nurun nura ulaşmasını istemez misiniz?” buyurur.

Hazreti pirin; “Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam..” ifadesinde olduğu gibi anlayamadığımızı anlatmaya çalışmanın baş ağrısı yapacağını biliyoruz.

Yine Mevlâna aşıklarından olan Nurettin Topçu’nun şu sözleri galiba her şeyi izah ediyor: “Biz Mevlâna’nın aşkını değil sadece aşkının dile gelen ifadesini elde ettik. Peltek dilimizle ifade etmeye çalıştığımız bütün bundan ibaret. Huzur denizine yalnız o daldı. Bize vecdinin fırtınasından çıkan sesler kaldı. Heyhat, onu Mevlâna zannediyoruz.”
 
Murat ÇERİ
 
July 07

Vahşetin Her Yönünü Gördük Ama Böylesini!! Allah'ım Zalimlere Hakketiğin Ver...

 
...tıklayın...
 
MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM...
SON BİR HAFTA İÇİNDE ÇİNİN KATLETTİĞİ DOĞU TÜRKİSTANLI MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZİN SAYISI 1000 E YAKLAŞMAKTA...
 
 LÜTFEN BU GÖRÜNTÜLERİ PAYLAŞIN ÇİN HÜKÜMETİ BU GÖRÜNTÜLERİ ENGELLİYOR VE BU SAYEDE KARDEŞLERİMİZİN ÖLDÜRÜLMESİNİ DÜNYANIN DUYMASI ENGELLENİYOR.
 
29 HAZİRAN 2009 TARİHİNDE ÇİNİN GUANDAN EYALETİNDE MEYDANA GELEN OLAYLARIN AKABİNİNDE BUGÜN DOĞU TÜRKİSTAN'IN BAŞKENTİ URUMÇİ'DE BİNLERCE ÖĞRENCİ VE SİVİL HALK TEPKİSİNİ GÖSTERMEK İÇİN MEYDANLARA İNTİKAL ETMİŞTİR...
 
 
YAŞANAN OLAYLARDAN ORTAYA ÇIKAN ARBADEDE İKİBİNİN ÜZERİNDE SİVİL HALK TUTUKLANMIŞ VE 50'NİN ÜZERİNDE UYGUR TÜRKÜ KATLEDİLMİŞTİR.
 
TEPKİLERİN BÜYÜMESİNİ ENGELLENMEK ADINA ÇİN BÖLGEYİ ABLUKA ALTINA ALMIŞ BULUNMAKTA VE UYGUR TÜRKLERİNİ TUTUKLAYIP İŞKENCEYE MARUZ TUTMAKTADIR...
 
VE DÜNYA İLE BAĞLANTIYI KESMEK İÇİN HER TÜRLÜ YOLU DENEMEKTEDİRLER http://www.wetinim.org/ BU ADRESE ULAŞABİLENLER HABERLERİ GÖREBİLİRLER FAKAT ÇİN HÜKÜMETİ HER HABERLEŞME İMKANINI ENGELLEMEKTEDİR!
.................
July 04

EN GÜVENİLİR OLAN'I HATIRLAMAK (Efendimiz S.A.V.)


 
“İnsan insanın kurdudur” anlayışının insanlık onur ve haysiyetini kemirdiği bugünün dünyasında, gelmiş geçmiş “En Emin İnsan”ı hatırlamak, O'nun yâdıyla tazelenmek, O'na muhabbetimiz vesilesiyle O'nun ahlâkından bir nebze olsun hayatımıza devşirmek, umulur ki yaramıza merhem olur.

Düşmanının emanetini bile korurdu

Alemlerin Efendisi s.a.v. nübüvvetten önce cahiliye devrinde bile “ Muhammedü'l-Emîn” adıyla tanınırdı. O'ndan daha güvenilir kimse yoktu. Can düşmanları bile O'nun asla ihanet etmeyeceğinden ve katiyyen yalan söylemeyeceğinden emindiler.

Medine'ye hicret ederken evinin etrafı sarılmıştı. Hz. Ali'yi yatağına yatırmış, sabahleyin emanetleri sahiplerine vermesini emretmişti. Kendisi de müşriklerin yüzüne toprak saçıp “Biz onların önlerine de arkalarına da sed koyduk.” ( Yâsin , 9) ayetini okuyarak müşriklerin arasından gayet emin bir şekilde ayrılmı ş tı .

Böylesine zor bir anda bile, canına kastedenlerin emanetlerine hıyanet etmemişti.

Düşmanları bile sözüne güvenirdi

Allah Rasulü s.a.v. hayatında bir kere bile yalan söylememişti. Nihayet büyük bir davayla ortaya çıktığı gün, tevhidi ve nübüvvetini ilan etmek üzere Ebu Kubeys tepesine çıkmış, kavmine şöyle hitab etmişti:

- “Ey Kureyş topluluğu, size şu dağın eteğinde düşman süvarisi var, size baskın yapacak desem, bana inanır mısınız?” diye sordu. Hepsi bir ağızdan:

- “Evet inanırız. Çünkü şimdiye kadar senden hiç yalan duymadık, sen yalan söylemezsin...” dediler.

Bunu diyenler arasında Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibi Hak düşmanları da vardı. Fakat hepsi O'nun doğruluğunu ve güvenilirliğini tasdik ediyordu.

Bizans İmparatoru Heraklius , ticaret için Şam'a gelmiş olan Ebu Süfyan'ı kabul ederek ona Peygamberimiz'le ilgili bazı sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi şöyle idi:

- “Peygamberlik iddiasında bulunan bu zâtın bundan önce hiç yalan söylediğini duydunuz mu?”

Henüz müslümanlığı kabul etmemiş olan Ebu Süfyan :

- “Asla ! Yalan söylediğini hiç duymadık.” diye cevap vermiştir.

Gerçekten de Efendimiz s.a.v. yalanı münafıklığın üç alametinden biri kabul ediyordu. Diğer iki alameti de güven konusuyla ilişkili: Verdiği sözde durmamak ve emanete hıyanet etmek...

Gıybetin zerresine bile müsaade etmezdi

Kuran-ı Kerim'de, “Gıybet etmenin ölü kardeşinin etini yemek” (Hucurat, 12) şeklinde tavsif edildiğini çeşitli vesilelerle hatırlatır, Miraç'ta gıybet edenleri ve insanların gizli hallerini araştıranları tırnaklarıyla yüzlerini tırmalarken gördüğünü belirtirdi.

Sözünün eriydi

Cahiliye devrinde Allah Rasulü ile bir yerde buluşmak üzere anlaşan bir genç, verdiği sözü unutmuştu. Üç gün sonra hatırladı ve koşarak kararlaştırılan yere gitti. Baktı ki Hz. Peygamber s.a.v. orada bekliyor. Efendimiz ona kızıp darılmadı. Sadece,

- “Delikanlı beni yordun. Üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.

Dürüstlük; hayvanlara bile...

Alemlerin Efendisi s.a.v. sadece insanlara karşı değil, hayvanlara ve bütün varlığa karşı “emin/dürüst” olunmasını istiyordu. Hayvanların kandırılmasına dahi tahammülü yoktu. Bir sahabinin , atını çağırırken elinde yem varmış gibi davranması O'nu rahatsız etmiş, bu sahabiyi çağırıp ikaz etmişti.

Hukukta kimseye ayrıcalık tanımazdı

Toplumda güveni sağlamanın en önemli yollarından biri de hukuku herkese eşit tatbik etmektir. Nüfuzlu, itibarlı kimselerin hukuk karşısında bir ayrıcalığı olmamalıdır. Şayet bir kısım haklardan ayrıcalıklı kimseler istifade eder, cezaî müeyyideler de gariban insanlara tatbik edilirse, orada adaletsizlik, güvensizlik, her türlü fitne ve anarşi çıkar.

Mahzumoğulları kabilesinden bir kadın hırsızlık yapar. Kabile üyeleri araya Üsame b. Zeyd Hazretleri'ni koyarak Efendimiz s.a.v.'den kadını affetmesini isterler. Bu duruma son derece gazaplanan Allah Rasulü s.a.v. minbere çıkarak şöyle hitab eder:

- “ İsrailoğulları , aralarından mevki ve makam sahibi kişiler hırsızlık yaparsa onlara dokunmazlardı. Ama zayıf ve kimsesiz kişiler hırsızlık yaptığında onları cezalandırırlardı. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer hırsızlık yapan bu kadın, Mahzumoğulları kabilesinden Fâtıma değil de, kendi kızım Fâtıma bile olsaydı, onu da cezalandırırdım.”

Aldatmayı kesin olarak reddederdi

Hz. Peygamber s.a.v. gerek ticarette, gerekse günlük hayatta hileye şiddetle karşı çıkar ve

- “Bizi aldatan bizden değildir.” buyururdu.

Ticarî hayatta doğru sözlü, dürüst ve güvenilir olanların, ahirette peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle haşrolacağını haber verirdi.

- “Allah'ın kudret eli, ortaklar birbirlerine hiyanet etmedikleri sürece onların üzerindedir.” buyurarak, dürüst ve samimi ortaklığı teşvik ederdi.

Altı konuda bizden söz istedi

Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bir gün şöyle buyurdu:

“Siz bana altı meselede söz verin, ben de sizin cennete girmenize kefil olayım.

Konuşurken dosdoğru konuşun,

Vaadettiğinizi yerine getirin,

Size bir şey emanet edildiği zaman hainlik etmeyin,

Gözlerinizi harama karşı kapayın,

Irz ve namusunuzu koruyun,

Elinizi başkalarına zarar vermekten uzak tutun.”


Evimizin, sokağımızın, şehrimizin ve nihayet bütün yeryüzünün cennete dönüşmesinin formülü de bu altı maddede gizli değil mi? Bu bir niyet meselesi. Rüzgâr nereden eserse essin, diri olma, ayakta kalma niyeti. Bu niyet olunca Cenab-ı Hakk'ın yardımıyla emniyetimiz tam olacak inşallah.
 
Ahmet SAFA
SEMERKAND DERGİSİ
 

Güvendiğimiz Dağlara Kar Yağarsa

 
Münafıklık alameti taşıyan, kötü niyetli, aldatıcı kişilerden zarar gören kimseler, dürüst müslümanlara karşı da itimadını kaybetmektedirler. Nefs ve şeytan onların bu durumlarını işletmekte, dindar insanları, hatta bazen onların yollarını ve yollarının büyüklerini inkâr ettirebilmektedir.

Ticaret, emanet ve borç gibi günlük işlerimizde çevremizdeki müminlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır? Dindar görünen insanlara ne derece itimat edebiliriz? Mesela aynı sohbet halkasında bulunduğumuz arkadaşımız bizden borç isterse hemen vermeli miyiz?

Yukarıdaki sorular, bu gibi durumların muhatabı olanları bir hayli meşgul etmekte, konuyla ilgili bazı ölçülere riayet edilmediği için de yığınla zararlara sebebiyet vermektedir. Sonuçta Allah'ın dinini yaşamaya çalışan iyi niyetli müslümanların hayalleri yıkılmakta, bu yüzden maddi zararların yanı sıra büyük manevi zararlar da görmektedirler.

Ancak her şeye rağmen, bazı ölçülere riayet edilmediği için zarara sebebiyet verse de, fazilet yine fazilettir. Onu hakir görüp ondan pişmanlık duymak her zaman haksızlıktır. Fazilet yüzünden gelen zararlar yine faziletle giderilmeye çalışılmalıdır.

Zararı sadece kendine mi?

Diğer taraftan insanların iyi niyetini kötüye kullanmak, ferdî bir cinayet olmanın çok daha ötesindedir. Zararları sadece kişinin kendisini alakadar etmekle kalmayıp, bütün topluma sirayet etmektedir. İnsanların haklarını ihlâl etmekte, cemaati ve cemaatin önündeki mübarek zatları rencide etmektedir. Bu ise nifak alameti olup, Allah Tealâ'nın hakkını ihlâl etmek demektir. Oysa Allah'ın hakkına riayet etmek “ şeâir”dendir . Yani bütün müslümanları alakadar eden alametlerdendir. Şeâir terk edildiği zaman umum cemaat mes'ul olur. O yüzden Allah'ın kullarını aldatıp dalâletlerine sebep olan kişilerin vebalini düşünmek bile insanı dehşete düşürmektedir .

Hz. Peygamber s.a.v. sayıca çok olan münafıklık alametlerini şu üç noktada özetlemiştir:

1. Yalan söylemek,

2. Sözünde durmamak,

3. Emanete hıyanet etmek.

Bunların üçü de topluma yansıyan ve topluma mal olduğu zaman da onu derinden sarsan cürümlerdir.
 
 Nifak alameti taşıyan kimseler, dindar bir camianın içinde mütemadiyen karşısındaki insanların güven ve itimadını sarsarlar.
 
Dürüst göründüğü halde başkalarını aldatırlar, iffetli göründükleri halde çirkinliklere açıktırlar.
 
İbadet ehli görünürler fakat ibadete tembeldirler. Takva sahibi görünürler, ancak rahatlıkla yalan söyleyebilir. Haliyle böyle
 
insanların fena tavırları toplumda infial meydana getirmekte ve müslümanlar hakkında yanlış intibalara sebebiyet vermektedir.
 
İşte bu yüzden münafıklıkla ilgili hükümler gayet ağırdır.
........................
Ahmet SAFA     Semerkand Dergisi
yazının devamını okumak isterseniz:
 
SELAM VE DUA İLE..

 
Photo 1 of 43